Yapay Zekanın Gizli Su Ayak İzi: Çevre Hukuku İhtiyatlılık İlkesi Bağlamında Değerlendirme

Okuma Süresi: 4 Dakika

Yapay Zekanın Gizli Su Ayak İzi: Çevre Hukuku İhtiyatlılık İlkesi Bağlamında Değerlendirme

Yapay zeka (AI) teknolojileri, insanlığın karşılaştığı karmaşık sorunları çözme potansiyeliyle modern çağın en büyük teknolojik devrimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Günümüzde yapay zeka sadece bilgiyi işlemekte kullanılmamakta; aynı zamanda psikoloğumuz, hukukçumuz, doktorumuz ve gündelik asistanımız olarak hayatımızda yer almaktadır. Artık herhangi bir arama motorundan ulaşabileceğimiz en küçük bilgiyi dahi yapay zeka araçlarına soruyoruz. Peki ama, bilgiye bu kadar konforlu ve süratli ulaşmamızın karşılığı, yaşamın mutlak kaynağı olan “su” ise?

Kaliforniya Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, bu sorunun izini sürerek literatürde sarsıcı bir etki yaratan “Yapay Zekayı Daha Az ‘Susamış’ Hale Getirmek” başlıklı çalışmayı yayımladılar. Araştırma sonuçlarını duyan okuyucular genellikle iki gruba ayrılıyor: İlk grup, tüketimin boyutunu anlamak için “ne kadar?” sorusunu sorarken; ikinci grup şaşkınlıkla “Yapay zeka su mu tüketiyor?” diyerek dijital dünyanın bu somut bedeliyle ilk kez yüzleşiyor.

Yapay zekanın su tüketimi üç ana kapsamda gerçekleşmektedir: Veri merkezlerindeki sunucuların soğutulması (Kapsam-1), enerji üretimi için kullanılan su (Kapsam-2) ve donanım üretimi sırasındaki su kullanımı (Kapsam-3). Araştırmacıların ortaya koyduğu tablo, “bulut” kavramının sanıldığı kadar soyut olmadığını kanıtlıyor: Sadece GPT-3 modelinin eğitimi, Microsoft’un veri merkezlerinde yaklaşık 700.000 litre temiz suyun doğrudan buharlaşmasına (tüketilmesine) neden olmuştur. Daha mikro bir ölçekte; yapay zeka ile yaptığımız her 10-50 soruluk kısa bir sohbet, yarım litrelik bir şişe suyun sistemden kalıcı olarak eksilmesi anlamına gelmektedir. (Li vd., 2025)

Bu hayati meseleye daha önce değinilmemiş olması, nihayetinde bizim de süregelen ‘çevresel özensizliğimizin’ bir yansımasıdır. Zira yapay zekayı çevre hukuku perspektifinden değerlendirmek istediğimizde, akla gelen ilk (ve çoğu zaman tek) metrik her zaman karbon ayak izi oluyor. Yapay zeka devlerinin yayımladığı sürdürülebilirlik raporlarına baktığımızda, bu konuda ciddi bir gayret sarf edildiğini ve fosil yakıt bağımlılığının azaltıldığını görüyoruz. Ancak bu raporların satır aralarında gizlenen, hatta çoğu zaman gösterilmek istenmeyen bir nokta var: Su ayak izi. Akıllara takılan asıl soru şudur: Karbon ayak izini minimize etmeye çalışırken, yaşamın mutlak kaynağı olan sudan neden vazgeçiyorlar? Belki de artık karbon ayak izi konusunda biliçlendiğimiz kadar su ayak izinde bilinçlenmediğimizi biliyorlardır. Kendilerini her ne kadar çevreci gösterseler de su ayak izi konusunda tam bir şeffalık sağlanmadığı sürece buna inanmamız oldukça zor görünüyor.

Yapay zeka şirketleri, karbon karbon ayak izini minimize etmek adına güneş enerjisi santrallerini tam kapasiteyle çalıştırarak şebekeye temiz enerji sağlarlar. Teoride kusursuz görünen bu çevreci hamle, pratikte trajik bir paradoksu doğurur. Zira güneş enerjisinin en verimli olduğu saatler, günün en sıcak saatleri olan öğle vaktidir. Tesadüf odur ki; veri merkezlerindeki soğutma sistemlerinin de en yoğun çalışması gereken zaman dilimi, dış sıcaklığın zirve yaptığı bu saatlerdir. Daha fazla işlem yükü ve daha yüksek dış sıcaklık, daha fazla ısınma; bu da kaçınılmaz olarak daha yoğun su buharlaşması ve tüketimi demektir.

Yapay zeka şirketlerinin raporlamaktan kaçındığı bu ‘gizli susuzluk’, meseleyi basit bir teknik tercih olmaktan çıkararak gerçek bir hukuki krize dönüştürmektedir: Karbon verimliliği adına suyun feda edilmesi, çevre hukukunun ihtiyatlılık ve nesiller arası eşitlik ilkesine açık bir meydan okumadır.

İhtiyatlılık ilkesi, en yalın tanımıyla, potansiyel bir çevresel riski henüz somut bir zarara dönüşmeden tespit etmek ve önleyici tedbirleri hayata geçirmektir. Bu ilkenin en özgün ve çarpıcı yanı, “risk” tanımı yapılırken bilimsel veri belirsizliğinin bir engel değil, aksine bir harekete geçme gerekçesi olarak kabul edilmesidir. İlk bakışta, bu durum bi nebze sıradışı gelebilir. Bilim insanları gerekli araştırmalarını yapıp raporlarını sunmadan neden bu kadar acele bir şekilde önlem almaya çalışıyorsunuz sorusu sorulabilir. Aslında cevap basit: Geç kalmamak için.

Tarihsel süreç, politik gayelerin veya ekonomik çıkarların bazen bilimi susturabildiğini ya da bilimi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiklerini bize acı bir şekilde göstermiştir. İşte tüm bu manipülasyonlardan kaçınmak ve çevresel bir felaketi daha başlangıç aşamasındayken durdurabilmek, bu noktada her türlü politik veya ekonomik mülahazadan üstündür.

İhtiyat ilkesi, kesin kanıt eşiğine ulaşılmamış olsa bile ciddi zarar riskinin varlığı hâlinde önleyici adımlar atılmasını meşru kılarak belirsizliğin yarattığı hukuki tıkanıklığı aşmaya yardımcı olur. Güncel uluslararası hukuk formülasyonlarında ihtiyat ilkesi üç temel unsuru içermektedir: çevreye (ciddi/önemli/geri döndürülemez) zarar riski veya tehdidi, nedenler ve/veya etkiler hakkında (bilimsel) bilgi eksikliği ve önleyici (makul) eylem. Bu üç koşul birlikte ilkenin karar kuralını (karar üçgeni) oluşturur. (Keskin, 2025)

İhtiyatlılık ilkesini oluşturan üç temel koşul (zarar riski, bilgi eksikliği ve önleyici eylem), yapay zekanın su tüketimi bağlamında somut bir hukuki zorunluluğa işaret eder:

  1. Zarar riski: Yukarıda da belirttiğimiz üzere sadece GPT -3 modelinin eğitimi 700.000 litre temiz suyun doğrudan buharlaşmasına sebep olmuştur. Aynı zamanda küresel yapay zeka talebinin 2027’de 4,2 – 6,6 milyar metreküp su çekimine ulaşacağı öngörülmektedir.(Li vd., 2025)  Bazılarımız muhakkak hidrojen döngüsü sebebiyle bu suyun tekrar geri döneceğini düşünebilir. Ne yazık ki durum bu kadar basit değil. Zira en sıcak aylarda soğutma sistemleri daha çok çalışacak ve bu da sistemlerin daha fazla su çekmesine sebep olacaktır. Ne var ki bu aylar aynı zamanda hayvanları, bitkileri, tarım işlerini ve insanları da ciddi anlamda etkileyen aylardır. Bu sebeple yapay zeka sistemleri doğrudan yerel su kaynaklarını tüketmektedir. Buharlaşan suyun ise illaki çekilen yerde yağmura dönüşeceği kesin değildir en basit haliyle yağmur bulutları bir rüzgar ile farklı bölgelere taşınabilir. Bu da bölgesel kuraklık riskini had safaya taşımaktadır.
  2. Bilgi eksikliği: En baştan beri üzerinde durduğumuz diğer bir konu ise yapay zeka devlerinin olağanüstü çevreci duruşlarıdır! Zira kendileri her ne kadar karbon ayak izi konusunda son derece şeffaf olduklarını ve çevre için tüm sorumluluklarını yerine getirdiklerini iddia etse de gerçek oldukça farklı. Su ayak iziyle ilgili belgeleri ya satır aralarına sıkıştırıyorlar ya da hiç paylaşmıyorlar. Sahi en son ne zaman bir yapay zeka devinin tükettiği su miktarı gündeme geldi? İşte tam da bu nedenden dolayı bir bilgi eksikliği ile karşı karşıyayız. Hem bilimsel verilerin açıklanmasını hem de bu konudaki çalışmaların yapılmasını beklemek için her şey için çok geç olabilir.
  3. Önleyici eylem: Sanırsam Li ve diğer araştırmacıların makalede en çok değindiği ve adeta bir paradoks yaratan durum budur. Karbon salınımını engellemek için enerjimizi güneşten alıyoruz ama bu aynı zamanda su ayak izini arttıran bir yöntem. O halde ne yapılabilir sorusuna karşı kanaatimce başka enerji kaynaklarına yönelmemiz konuya bütüncül yaklaşımımız için çok büyük ehemmiyet taşımaktadır. Misal rüzgar enerjisini kullanabiliriz. Tabi burada mekansal sorunlar karşımıza çıkıyor ama belki de değerlendirilebilir veya buna da farklı çözümler üretilebilir. Ve yahut öğle saatleri konusunda daha farklı bir açıyla yaklaşabileceğimizi düşünüyorum.

İhtiyatlılık ilkesinin 3 ana başlığını su ayak izi için değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan sonuç aksiyon alınması için doğru bir zamanda olduğumuzdur. Zira yapay zekaya bağlılık her an artıyor. Her geçen gün yapay zeka gelişiyor ve değişiyor. Daha fazla veri merkezleri kuruluyor. Daha fazla su harcanıyor. Sonuç olarak, yapay zeka devrimi sadece algoritmaların zekasıyla değil, aynı zamanda doğal kaynakları kullanma biçimiyle de değerlendirilmelidir. Yapay zeka hukukçumuz, doktorumuz, psikoloğumuz olmadan önce sonumuz olmasın.

Kübra Memiş’in tüm blog yazılarını bağlantıdan okuyabilirsiniz.

Hukuk ve Bilişim Dergisi’nin Yeni Sayı’sını okumak için bağlantıya tıklayınız.

Yazar: Av. Kübra MEMİŞ

REFERANS

  1. Li, P., Yang, J., Islam, M. A., & Ren, S. (2025). Making AI Less “Thirsty”: Uncovering and Addressing the Secret Water Footprint of AI Models. arXiv preprint arXiv:2304.03271v5.
  2. Keskin, Z. (2025). İklim değişikliği davalarında ihtiyat ilkesi. Anayasa Yargısı, Cilt: 42, Sayı: 2, (2025), ss. 1153–1222